|
Hancı’yı da , Kışlada Bahar şiirimi de Harp Okulunda yazdım.
Bomba gibi tuttu, çok sevildi. Şiirler ismimin önüne geçti. Beni
tanıttı. Çok genç yaşta halk beni, gönlünde bir yere oturttu. Şiire
âşığım “şiir sultan” derim ben ona. Kalemimin adı da Elif’tir. Beni
tanıyanlar kalemimin adının Elif olduğunu bilirler. Elif bugün nasıl
derler.
Sunuş
“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı!
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş...
Aman karanlığı görmesin gözüm,
Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş...”
Hepiniz Zeki Müren’in o kadife sesini ya da Tanju Okan-Ajda Pekkan
düetini duyar gibi oldunuz değil mi kulaklarınızda? Pek çoklarımız
için harika bir şarkının sözleridir bunlar. Fakat hayatı şiir
tadında yaşayanlar, bu mısraların arkasındaki ismi de çok iyi bilir;
Bekir Sıtkı Erdoğan! Ne mutlu ki bana Türk Edebiyatının belki de
yaşayan son efsanesi, aruzun son üstadıyla Erenköy’deki her köşesi
sanat, edebiyat ve hayat kokan evinde tanışma fırsatı buldum.
Kırmadı, kabul etti sohbet teklifimi. Yılların değer kattığı vakur
duruşun içinde çok ince, aşk ve sanat dolu bir ruh olduğu daha ilk
merhabada belliydi aslında ama; sohbet ilerledikçe hayranlığım da
arttı. Ben sordukça o anlattı, o anlattıkça ben sordum. Bir deryadan
damıtıp sayfama sığdırabildiklerimle bir Pazar Kahvesi’ne buyurun...

Karamanlı bir ailenin üç çocuğunun
en büyüğüyüm. Annem çok genç yaşta dul kaldı ve büyükler annemi
tekrar evlendirdiler. Malum yoksulluk... Bir yandan da okumak
istiyorum. Adana’da öğretmen okulu vardı, aklım orada... Hısım
akraba “ilkokulu bitirdin, yeter artık okuma” diyor, sanat öğrenecek
yaşı geçeceğime üzülüyorlardı. Tam öğretmen okulu sınavına
girecekken bir anofel geldi ve sonrası malum. Sıtmanın en ağırı.
Kırk gün-kırk gece yattım, sınavı kaçırdım. Nasıl üzüldüm anlatamam.
Hayat o dönem bizim için çok zordu. Annem mutsuz, kocası
kardeşlerimi istemiyor... Kâh halam bakıyor bize kâh dayım. Ben de
artık bir katibin yanına girerim diye hayallerim yıkılmış bir
şekilde düşünürken, bir akşam halamlarda yemekteyiz. Eniştemin bir
akrabası Kuleli Askeri’nin Konya’ya geleceğini söyledi. İnanamadım.
2. Dünya Harbi zamanı. “İstanbul’u boşaltacaklarmış, git bir sor”
dedi. Gece geçer mi artık bana. Uyu uyuyabilirsen. Bak şu Allah’ın
işine. Öyle zavallıyım ve okumak için bir fırsat arıyorum. Olmayacak
iş oluyor, Kuleli ayağımıza geliyor. Sabahı zor ettim. Gün doğunca
da koşarak şubede aldım soluğu. Başladım kapıda beklemeye. Komutan
gelsin de konuşayım diye. Geldi, derdimi öğrenince bir form
doldurttu bana, “yarın yola çıkın öbür gün imtihan” dedi. Altı
arkadaş bindik trene düştük yola. Yolda oğlunu kayıt ettirmek
isteyen birisine rastladık. Boşa gitmeyin, kayıtlar bitmiş dedi.
Nasıl üzüldüğümü, omuzlarımın nasıl düştüğünü anlatamam. Neyse ki
yanımızda dayısı subay olan bir arkadaşımız var. İlle de “gidelim,
konuşalım” dedi. Neyse kapıya geldik, kapıdaki asker almadı bizi
içeri. “Başvurular bitmiştir” dedi. Arkadaşım uyanık. “Biz nöbetçi
subaya selam getirdik dedi”, girdik içeri. Subayın yanına gelince,
“efendim belki tanımazsınız ama size asker dayımın selamını
getirdik” dedi ve devam etti; efendim şu arkadaşıma bir bakın, her
şeyini hazırladı, derslerinde çok başarılıdır, anası-babası yoktur,
kardeşlerine bakacak, bin bir ümitle buraya geldi. Beni almasanız da
ne olur onu alın.” Komutan da hepimizi imtihana aldı. O olmasa
başaramazdım. Nasıl arkadaşlık değil mi?
KENDİME YASAK KOYMUŞTUM
> Bu hikâyenin içinde şiir eksik değil mi?
Şiire boykotluydum o dönem. Yani şiiri yasaklamıştım kendime. Benim
dayım da çok ilgiliydi şiirle. Edebiyatla çok ilgilendi, sınıf
tekrar etti, okuldan aldık derlerdi hep onun için. Korktum, kaçtım
şiirden. Okumalıydım önce. Sorumluluklarım vardı, kardeşlerime
bakacaktım ben. Nereden bilir bir çocuk bunları, ama kurtuluşun
okumakta olduğunu gördüm. Oysa ki ilk şiirimi ilkokuldayken
yazmıştım. Sonra boykot koydum kendime. Ortaokulda bir edebiyat
öğretmenim vardı, yazdıklarımı ona gösterirdim, başta inanmazdı
benim yazdığıma. İkna olunca da 4 verirdi hep. 5 şairlerin,
yazarların hakkıdır derdi. Yıllar sonra birgün ben Hancı’yı
yazdıktan sonra arkadaşlarımla beraber ziyaretine gittik. Tanımadı
bizi, beni sordu. Ne güzel yazardı dedi. Arkadaşlarım burada işte
Hancı’yı yazdı deyince nasıl sevindi, sen de şair olmuşsun dedi
bana. Şiir kolay değildir, emek ister, uğraş ister, hayatını adamak
ister. Fakat hayat şartları kardeşlerime bakma mecburiyeti... Şiiri
hep geri plana attım, başarısız olmaktan korktum. Harp okulunun
ardından Çankırı’da piyade okulunu tamamladım. Üsteğmenliğin ilk
yılını doldurmadan evlenmek yasak olmasına rağmen evlendim.
Mecburdum, kardeşlerimi yanıma almam lazımdı. Duyuldu, tahkikat
geçirdim. Fakat temiz sicilimden ve başarılı bir asker olmamdan
ötürü affedildim. Derken atama zamanı geldi. Kurada ben Eleşkirt’i
çektim. Eyvah dedim! Orası neresi? Orada kardeşlerim nasıl okuyacak.
Okul yok ki...
Mudanya’yı çeken bir arkadaşım, bana kuraları değişmeyi teklif etti.
Ben evli olduğum ve kardeşlerim okuyacağı için kendini feda diyordu.
Kabul etmedim tabii ki; tartışmaya başladık. Derken Erzurum’u çeken
bir arkadaş da konuya girdi ve kuraları onunla değiştik. O
Eleşkirt’e gitti, ben Erzurum’a. Büyüklüğe, insanlığa bakın! Sonra
Ankara’ya döndük ve ben Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Tarihi’ne
kaydımı yaptırdım. Aslında bu da yasaktı. Kendi komutanıma söyledim.
“İstemezseniz kaydımı sildiririm” dedim. Beni idare etti ve okulu
bitirdim. Artık en büyük isteğim öğretmen olmaktı. Durumumu orduya
anlattım. Bu yaptığımın da suç olduğu söylendi sonra affettiler
beni. Fakat öğretmenlik yapmama izin vermediler. Dediler ki; biz
sivilden de öğretmen buluruz ama yetişmiş subay bulamayız. Allah
kuluna yardım edecek ya; Deniz Kuvvetlerinden bir hocanın görevden
ayrıldığını duydum. Başvurdum, ilkin almadılar ama sonradan hocalık
yapmamı kabul ettiler. Derken Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Deniz
Kuvvetleri Komutanlığına öğretmen olarak atandım. Bu görevi kıdemli
albaylığa kadar sürdürdüm. Kardeşlerime gelince onlar da iyi
okudular, birisi doktor diğeri elektrik mühendisi oldu.
ŞİİRE DÖNÜŞ
> Boykot nasıl kalktı peki?
Edebiyat dersindeyiz, lise son sınıftayım. Cenap Şahabettin’in bir
şiirini okuyoruz. Hastalandım ben. Ateşim nasıl çıktı. Doğru
revire... Revire kitap götürüp çalışmak yasak. Şiirin olduğu sayfayı
koparttım aldım yanıma Aynı şiiri defalarca okudum, 3 gün sonra
bahçeye çıkabileceğimi söyledi doktor, koridora çıktım, yıpranmış
bir ayna... Bir baktım kendime, üstümde okulun eski bir robdöşambrı,
ortalık dökülüyor. Bir ilham geldi. Çıktım bahçeye bir köşede şu
satırlar dizildi kalemimin ucuna
“Seneler saçlarımın üstüne bir toz ekiyor,
feri yok gözlerimin, gönlüme bir gam çöküyor
orada şimdi bir hazan var, çamı yaprak döküyor
ebediyet yoluna doğru yuvarlanmadayım”
uzun bir şiir bu 3-4 mısralık uzun bir şiir .
Okuyorum, bir daha okuyorum... Bence bu aruz diyorum kendi kendime;
ama bir hocanın söylemesi lazım bunu bana. Duydum ki 1. sınıflara
sivilden iletişimi iyi genç bir edebiyat hocası gelmiş. Binalar
ayrı, kaçıp gittim yanına. Şiiri gösterdim, aruz dedi. Nasıl mutlu
oldum. Kimin olduğunu sordu, benim dedim. İnanmadı; “Bak evlat ben
sivilden geldim ama burada ilk öğrendiğim şey şu oldu. Askeriyede,
düşman karşısı hariç, yalan olmaz” dedi. Hocam dedim; yalan
söylemiyorum. İsterim ki bana inanın, inanmazsanız üzülürüm; ama
siz, duymak istediğimi söylediniz bana. Umarım ben de bir gün iyi
bir şair olur ve kendimi ifade edebilirim. O zaman inandı ve “aman
evlat bırakma şiiri, Türk şiirine güzel eserler vereceksin sen”
dedi, cesaretlendirdi beni. Ümit Yaşar Oğuzcan da sınıf
arkadaşımızdı. Derste ne güzel övgüler alırdı ama ben boykotluyum ya
konuşmazdım şiirden, bilmezlerdi ilgimi. O yüzden kendi hocama
göstersem hiç inanmayacaktı bana. İşte böylece kendime koyduğum
boykotu kaldırdım, verdim kendimi şiire ve edebiyata. O arada büyük
bir şiir yarışması açıldı. Yarışmayı devlet açtı. Cahit Sıtkı
Tarancı 35 yaş şiiri ile birinci oldu çok etkilendim .
> Okul yıllarında şiirleriniz meşhur olmuş değil mi?
Evet. Hancı’yı da, Kışlada Bahar şiirimi de harp okulunda yazdım.
Bomba gibi tuttu çok sevildi. Şiirler ismimin önüne geçti. Beni
tanıttı. Çok genç yaşta halk beni gönlünde bir yere oturttu. Ama ben
ömrümün hiçbir döneminde meşhur olmak için çalışmadım. Benim adım
değil, şiirlerim meşhurdur. Şiire aşığım “şiir sultan” derim ben
ona. Kalemimin adı da Elif’tir. Beni tanıyanlar kalemimin adının
Elif olduğunu bilirler. Elif bugün nasıl derler.
“ Aşkımdır Elif gönlümün işkencesidir
binbir elemin binbir ümidin sesidir.
mısra mısra ömrümü benden damıtan
huysuz ve titiz bir kalemin simgesidir.
> Sivil hayata geçince de öğretmenliğe devam ettiniz.
Evet, emekli olduktan sonra çeşitli özel okullarda öğretmenlik
yaptım. Artık niyetim tüm zamanımı eserlerime vermekti. Alman
Lisesi’nden aradılar, “sizin gibi bir edebiyat öğretmenine
ihtiyacımız var” dediler. . Hafızamı yoklayınca hatırladım.
Kardeşimin kaydını yapmış doğuda görevde olduğum dönemde o da
stajyer öğretmenmiş. “O şiirlerin üstadı sizsiniz demek, sizin
şiirlerinizi herkes biliyor” demişti. Ben de; bırak oğlum bu dağın
taşın arasında ne şiiri, dediğimi hatırlıyorum. “Lütfen gelin bir
kahvemi için” dedi. Gittim. Kahveye ne koymuştu bilmiyorum, 11 yıl
çalıştım Alman Lisesi’nde. Mutlu da oldum, hem okulu hem
öğrencilerimi sevdim. Hatta okulun bugün hâlâ kullanılan armasını da
ben çizdim.

ALİ KIRCA ÖĞRENCİMDİ
> Sizin öğrenciniz olmak büyük bir şans olmalı...
Siz böyle deyince aklıma çok yeni yaşadığım bir hatıram geldi. Ali
Kırca öğrencimdi. Geçen bayram bir TV programında beni andı.
“Hocamız Bekir Sıtkı bize bayram sevincini vermiştir” dedi. Sınıfa
güm pata güm pat, güm pata güm pat diye girdiğim bir günü anlattı.
Çok şaşırdılar, “ ne oluyor?” dediler. Bayram değil mi? Bayram
davulu işte, dedim. Hacı Bayram Veli ne diyor?. Bayram’ı imdi
Bayram’ı imdi /Bayram edersin yar ile şimdi/ Hamd-ü senalar hamd-ü
senalar/Yar ile bayram kıldı bu gönlüm” müstefilatun, müstefilatun...
Hızlı söyleyeceksin. Feilatunun müziği de tiki tak tak tiki tak...
Unutmamış, onu da söyledi. Aruzun kalıplarını böyle öğrettim
öğrencilerime. Aruz benim uzmanlığım, tüm hayatım. Aruz vezniyle
şiir yazmak bir sanattır.
ARİF NİHAT ASYA’NIN JESTİ
> 50. yıl marşı nasıl bir zamanda yazıldı?
Bakanlık bir yarışma düzenledi ve bana da Kültür Müsteşarlığı bir
davette bulundu. Niye katılmıyorsunuz yarışmamıza, falanca tarihte
gelin diye... Genç şairler katılsın diye düşündüm. Sonra baktım
benden daha yaşlı şairlerimiz var; katıldım ben de. Yarışmaya
katılmak gibi bir derdim yoktu ama 50. Yıl benim de heyecanımdı ve
bir şiir yazdım. Senden başlayalım dediler; ben okuduktan sonra Arif
Nihat Asya kendi şiirini kaldırdı. Çok şaşırdılar. Dedi ki; bu
şiirin üstüne ben şiir okumam. Siz şu yüreğin zenginliğine bakar
mısınız?
> Şiir ince duyguların eseri galiba?
Müspet ilimler olmazsa olmaz. Ama kızım, duyguyu da yok sayamayız
ki... Vatan sevgisini, aşkı hangi fizik ile matematik ile
anlatabilirsiniz. Dünyaya geliş sebebimiz değil midir iyi insan
olmak, duygularımızı iyiye kullanmak? İşte bu incelik güzellik nasıl
gelişecek? Edebiyatla. Duyguların eğitimi nasıl olacak? Şiirle...
Duygular insan gemisinin dümenidir. O duygular olmasa Aşık Veysel,
Aşık Veysel olur muydu hiç?
Röportajın Orjinali: (Kaynak):
http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=427299
YORUM
YAZ |